‘Türkiye’nin krizden çıkış politikaları, Osmanlı’nın güncellenmiş hali gibi’

DUVAR- Kendisi de kırk yıldır çiftçilik yapan ve aynı zamanda çiftçi haklarının korunması için yürütülen mücadelenin en aktif üyelerinden birisi olan Abdullah Aysu ile Osmanlı’dan günümüze tarım politikalarını konuştuk.

Aysu’ya göre Türkiye hâlâ tarıma ilişkin bilgi birikiminin, uzman eleman ve bilge çiftçilerin olduğu bir hazineye sahip. Ancak bu potansiyele rağmen içinde bulunduğumuz krizin biteceği yok, en azından kısa erimde öyle bir durum gözükmüyor, tersine derinleşiyor ve süreklilik arz ediyor. Aysu, “Bu krizden çıkıldığında; küçük ve orta ölçekli çiftçilerin önemli ölçüde tasfiye olduğu, tarım topraklarının Osmanlı dönemindeki ayan kesimin eline geçmesi misali şirketlerin eline geçtiği gıda denetimine, tamamen şirketlerin sahip olduğunu göreceğiz” diyor.

‘KLASİK FEODALİZMDE DEVLET MÜLK SAHİBİ DEĞİLDİR’

Osmanlı’nın toprak düzeni ile ilgili birbirinden farklı yaklaşımlar var. Bazı araştırmacılar merkeziyetçi feodalite derken, bazıları “Asya tipi üretim tarzı” üzerinde durur. Bir grup araştırmacı da Batı’daki feodaliteye benzemeyen, tamamen kendine özgü bir toprak düzeninden bahseder. Tımar konusuna geçmeden önce Osmanlı’da toprak düzeni hakkındaki bu tartışmalardan bahsedebilir miyiz?

Asya tipi üretim tarzı geçmişte çok tartışılan ama üzerinde ortaklaşılamayan ve sonlanmayan bir tartışmadır, ancak Osmanlı ile Avrupa’daki üretim tarzlarının aynı olmadığını söylemek pek yanlış olmaz herhalde. Asya üretim tarzı konusunda, Marx ve Engels’in mektuplarına mutlaka bakmak gerekir. Marx, 1853 yılında Engels’e yazdığı mektupta “Bernier haklı olarak Türkiye, İran ve Hindistan’dan bahsederken, Doğu’daki bütün olayların temelini toprakta özel mülkiyetin yokluğunda aramalıdır. Bu Doğu cennetinin gerçek anahtarıdır” diyor. Marx, Engels’e yazdığı mektupta, toprakta özel mülkiyetin olmadığının altını kalın bir biçimde çiziyor. Engels ise bu mektuba şöyle yanıt veriyor:

“Gerçekten toprak mülkiyetinin yokluğu bütün Doğu’nun anahtarıdır. Doğu’nun siyasi ve dini bütün tarihi burada gizlidir. Fakat Doğuluların feodalite şeklinde bile toprak mülkiyetine gelemeyişlerinin sebebi nedir? Sanırım ki bunun esası, Sahra’dan Arabistan, İran, Hindistan’a ve Tataristan’dan ta yüksek Asya yaylalarına kadar uzanan çölün iklimi ve bununla ilişkin olarak toprağın cinsidir. Buralarda yapay sulama tarımın ilk şartıdır ve (bu iş) ya köyün ya vilayetin ya da merkezi hükümetin görevidir.”

Bu mektuplaşmalar ve bu mektuplardaki görüşler, bir bakıma Asya tipi üretim tarzı kavramının ilk nüvelerini oluşturur. Marx yine 1853 yılında, New York Tribune’de yayınlanan makalesinde Asya üretim tarzını şöyle değerlendirir:

“… İklim ve bölgesel şartlar, kanal ve su yolları ile yapılan yapay sulama Doğu tarımının temelidir. Mısır ve Hindistan’da olduğu gibi, Mezopotamya ve İran’da da sulama kanallarının yardımı ile su baskınları toprağı bereketlendirsin diye kullanılır. Suyu iktisadi ve ortaklaşa kullanma ihtiyacı… Uygarlığın geri ve arazinin çok geniş olduğu Doğu’da, iradi birleşmelerden ziyade merkezi hükümetin müdahalesini gerektirmektedir. Bütün Asya hükümetlerine düşen iktisadi görev, kamu işleri (public works) yapmaktır…”

Belki yazılanları şöyle özetleyebiliriz: Asya’da başka bir üretim tarzı vardır. Bu üretim tarzının kendisi klasik feodal üretim tarzı değildir. Çünkü klasik feodalizmde devlet mülk sahibi değildir. Bu anlatımlara göre Asya ülkelerinde klasik feodal üretim tarzı değil, değişik bir üretim tarzı uygulanmaktadır.

Marx’a göre bu Asya üretim tarzıdır. Asya üretim tarzının uygulandığı ülkelerde özel mülkiyetin ortaya çıkmamasının nedeni, iklim ve toprak şartlarından dolayı asli ve tek üretim aracı olan topraktan ürün alınabilmesi için, geniş sulama tesislerine ihtiyaç duyulmasıdır. Toprak ya köyün (komün) ortak mülkü ya da devletin mülküdür. Dolayısıyla Asya üretim tarzının bu yapısı Osmanlı’nın iktisadi yapısıyla ve devlet örgütlenmesiyle aynı değildir. Ayrıca Osmanlı toprak düzeni klasik bir feodalite değildir. Ama Avrupa’dan farklılaşan kendine özgü feodal bir yapı olduğu da yadsınamaz. Zaten her olguyu bir kalıp içinde değerlendirme biçimi Marx’ın da yöntemi olmamıştır. Avrupa’da feodalizm her bölgede diğerinden farklılıklar göstermiştir.

‘OSMANLI TOPRAĞI VERİP KENARA ÇEKİLMEMİŞTİR’

İktisat tarihçileri klasik dönem Osmanlı toplumunda en önemli mali ve iktisadi kurumun “tımar” olduğunu söylerken daha çok toplanan vergi ve askeri idari teşkilatlanmasındaki rolü üzerinde duruyorlar. Okurlarımız için tımar toprak sistemi hakkında kısa bir bilgi verebilir misiniz?

İzninizle önce Osmanlı toprak düzeninden kısaca söz edeyim. Miri araziler devletin mutlak mülkiyetine sahip olduğu, yalnızca hububat ziraatı yapılan topraklardır. Bağlar ve bahçeler miri arazilerin dışındadır. Bunun temel nedeni, o dönemde köylülerin geçimi, ordu ve kentlilerin karınlarının doyurulmasının hububat ekimine, daha çok buğday ve arpa üretimine bağlı olmasıdır. Tabii afetler dışında kıtlıklar ve kentli isyanlar genellikle hububat ekiminin azalmasından oluşurdu. Devlet bu nedenle hububat ekimi üzerinde denetimini eksik etmedi. Tarlaların işlenmesi ve ürün elde edilebilmesi için kanunlar çıkarttı ve kanunları uyguladı. Aile emek ünitesi olan “reaya çiftliğini, çift-hane’yi” bu nedenle daima kontrol etti. Buna kısaca “Miri Arazi Rejimi” diyoruz. İşte bu miri topraklar ya da arz-ı memleket denilen yerler, öşür, resimler ve hizmete göre büyük, orta, küçük parçalara ayrılır. Bu şekilde parçalanan topraklara dirlik, dirlik sahiplerine de sahib-i arz denirdi. Dirlik sahipleri toprağın rekabesine (çıplak mülkiyetine) sahip değildi. Kural olarak tasarruf hakkı bile kendilerinde değildi. Toprağı eken çiftçilere yani reayaya aitti. Sahib-i arza bu adın verilme nedeni, öşrü kendisine verilen toprakları işleyen reaya görevini yapamadığı zaman Sultan’a vekâleten onun elinden alıp, başka birisine verilebilmesinden dolayıdır. Yalnız dirliklerin devlete hizmet eden, kanunlara uyan, devlet için savaşanlara verildiğini belirtelim. Bu toprak düzeni aynı zamanda fetih işini teşkilatlandırma işlevi de görüyordu. Dirlikler büyüklüklerine göre has, zeamet ve tımar olarak üçe ayrılıyordu.

Has, şehzadelere, vezire, beylerbeyine ayrılan topraklardı. Bunların kaydedilen yıllık hasılatlarının yüz bin akçeden fazla olması gerekirdi. Has sahipleri savaşa gidecekleri zaman her beş bin akçe için bir cebeli (silahlı asker) götürmek zorundaydı. Zeamet, hasılatı yirmi bin akçeden yüz bin akçeye kadar olan topraklardı. Her beş bin akçeye bir cebeli (silahlı asker) sağlamak zorundaydı. Tımar ise, kayıtlı hasılatı üç bin ile yirmi bin arasında olan dirliklerdi. Tımar beyleri savaşta ilk üç binden sonra her üç bin akçe için bir cebeli (silahlı asker) götürmek zorundaydılar. Tımarların hasılatı, has ve zeamete göre azdı, fakat cebeli götürmek konusunda yükümlülükleri daha fazlaydı. Tımarların sayısı da has ve zeamete göre daha çoktu. Bu yanıyla Osmanlı’nın savaş gücünü aldığı yerdi. Ancak Osmanlı, tımar sisteminde toprağı verip kenara çekilmemişti. O toprağın kendisine, “pınarın suyunun devamlılığı” gibi toprağın üzerinden gelirin akmasını sağlamıştır. Reayanın alın teri olan ürünün bir bölümüne her yıl el koymuş, sömürmüştür. Sipahiyi de sömürünün aksaksız sürebilmesinin memuru olarak görevlendirmiştir. Bu konumuyla sipahiler, bir ayağı üretimin diğer ayağı savaşın yani talanın ve yağmanın içinde olanlardı.

Abdullah Aysu

‘ZULÜM VE SÖMÜRÜNÜN BOYUTU KÖYLÜNÜN DAYANMA GÜCÜNÜ AŞTI’

Osmanlı’da pek çok şeyde olduğu gibi idealize edilmiş bir anlatı vardır. Toprak sistemi için de kusursuz anlatılar var ancak sizin de söylediğiniz gibi işlerin o kadar düzgün gitmediği de bilinen bir gerçek. Peki, “çift bozan” hareketleri hem tarım hem de sosyal yapı için ne anlama geliyor?

Bilindiği üzere Osmanlı 16. yüzyılda büyük bir krize girdi. Köylü, devletten kullanma hakkını alarak üzerinde üretim yaptığı, uğrunda öldüğü/öldürdüğü toprağını işlemekte güçlüğe düştü. Krizi atlatmak için vergi türleri artırıldı ve oranları yükseltildi. Tarımda çalışabilecek genç nüfusun neredeyse yüzde 75’i askere alındı. Diğer yandan böylesi kriz dönemlerinde bazı vurguncular ortaya çıkar. Bu vurguncular arazi üzerinde fiili mülkiyet kurma çabasına girişir. Öyle de oldu… Köylü böyle zorba vurguncular ve vergi verme zorluğu karşısında, bir de köyde kalmaya mecbur olan kesimdi. Fakat bu zulüm ve sömürü köylünün dayanma gücünü aştığından köyden ayrılma durumu oluştu. Köyünden ayrılmak zorunda bırakılan, çiftini çubuğunu terk eden reayaya o zamanlar “çift bozan” adı verilmekteydi. Osmanlı sipahiye, köyünü terk eden reayayı bulunduğu yerden toprağa geri döndürme hakkını vermişti. Çünkü her reayanın ürettiği ürünün onda biri tımarlı sipahi üzerinden öşür olarak devlete gitmekteydi. Yani köylünün köyünü terk etmesi demek, üreteceği ürünün onda birinden sultanın mahrum kalması demekti. Tabii o dönemde köyünü terk eden reayanın yanı sıra, sözü edilen vergi oranının artırılması ile zulüm ve zorbalıktan kaynaklı Osmanlı’ya karşı ardı ardına isyanlar da oldu. Bu isyanlar da Celali İsyanları olarak adlandırılmıştır. Celali İsyanlarının az çok bastırıldığı 17. yüzyılın başlarında, köylerde geniş şekilde toprak ve sürü ağalığı oluştu. Karışıklıklar döneminde kaçan köylülerin, padişah tarafından tekrar köylerine dönmesi istendi. Köylülerin cevabı ise, “Biz köylerimize döneriz ama toprağımız yok, borçluyuz, köylerimizde köy ağaları sürü beslemektedir, dönemeyiz” oldu.

‘HÜKÜMET ÇİFTÇİLERİN DEĞİL ŞİRKETLERİN ÇIKARINI DÜŞÜNÜYOR’

Rant politikalarının tarımsal arazinin feda edilmesini içerdiğini ve toplumsal yapıyı alt-üst etmesini görmemek mümkün değil. Bu durum AK Parti döneminde yoğunlaşsa da önceki uygulamalarla karşılaştırdığınızda neler söylersiniz?

Osmanlı’da fetihler kazanıldığı sürece her şey yolunda gibi gidiyordu. Ama Osmanlı, fetihler durup talan geliri düşünce/bitince, önemli gelir kaynağı olan toprak üzerinden alınan vergilerin çeşidi ve oranıyla tekrardan oynama, toprak yönetimini değiştirme yoluna gitti. Yani krizden çıkmanın ana yollarından biri olarak toprak düzeniyle oynama yoluna gitti. Köylüden vergi toplama işi sipahiden alınmaya, belli bir bedel karşılığında mültezimlere verilmeye başlandı. Bir tür iç borçlanma gibi düşünün. Vergileri artık sipahi değil peşin para veren mültezimler toplar oldu. Diğer yandan enflasyon artmış, kamu görevlileri sancak beyi gibilerinin değişmeyen, aynı kalan aylıkları yetmez duruma gelmişti. Onlar da “benim memurum işini bilir” özlü sözünün o döneme uygun versiyonunu devreye soktu. Devlet ve saray ileri gelenlerine bol hediye sunanlar, büyük tımarlara sahip oldular. Tımarları mültezimlere peşin paralar alarak veren devletin ileri gelenleri, aldıkları bol hediyeler ve rüşvet karşılığı reayayı mültezimlerin insafına terk ettiler. Bol hediye ve rüşvet alan yöneticiler, tımarlıları sıkıştırdı, baskı altına aldı. Uygulanan baskılar sonucunda tımarlar rollerini mültezimlere terk etmek zorunda kaldı. Tımarlar böylece çözülmeye başladı. Çözülen, parçalanan tımarlardan da adına “ayan” denilen büyük toprak sahipleri türedi/türetildi. Sultan her ne kadar “topraklar devletindir” dese de, öyle fermanlar yayınlasa da toprak üzerinde özel mülkiyet ve toprak ağalığı inşa süreci diğer koldan ilerledi. Geçmişte herkes bir çift öküzle sürülebilecek/işlenebilecek toprak tasarrufuna sahipken toprak sahipliğinde/tasarrufunda eşitlik bozuldu. Büyük toprak sahipliği ve az toprak sahipliği ile topraksız köylü ayrışmasının temelleri atıldı.

Gelelim bugüne… Dünyamız küresel bir kriz girdabında. Bir ülkedeki kriz bütün ülkeleri sarsıyor. Elbette bazı ülkeleri az, bazılarını çok etkiliyor ama dünyada genel bir kriz gerçeği var. Türkiye, var olan bu dünya krizinden en çok etkilenen ülkelerden birisi. Çokuluslu şirketler, dünyadaki krizi aşmak için kırsala saldırıp kendini oradan üretmeye çalışıyor. Türkiye çok uluslu şirket saldırısının altında olan ülkelerin ilk sıralarında yer alıyor. Bu şirketler Türkiye’de maden ve enerji alanında korkunç, vahşi bir sömürü gerçekleştiriyor. Bu sömürünün doğa ve halk sömürüsü olduğunu belirtmek durumundayız. Bir başka yanı, Türkiye’deki hükümetlerin tarımda uyguladıkları serbest piyasa politikalarının yanı sıra fiyat politikalarıyla çiftçilerin değil, şirketlerin çıkarına bir politik hat izlemesidir. İzlenen bu ekonomik-politik hat, Türkiyeli küçük ve orta ölçekli çiftçilerin tasfiyesine neden oluyor. Bu sürecin işleyişinde rüşvetlerin dönüp dönmediğini takdirinize bırakıyorum. Ama sahip olunan siyasi ve bürokratik koltuklarının korunması ve süresinin, küresel şirketlerin çıkarlarına ilişkin gösterilen başarıya bağlı olduğu Türkiye’nin gerçekliğini biliyor ve yaşıyoruz.

‘BİYOÇEŞİTLİLİK ÖNEMLİ ÖLÇÜDE AZALDI’

Geç Osmanlı döneminin önemli kaynaklarından birisi de yakın zamanların il yıllıklarına benzeyen “salname”ler… Ancak bu salnamelerde sayılan bazı meyveler artık o şehirlerde yetişmiyor. Örneğin 19. yüzyılda Diyarbakır’da muz yetiştirildiğini görüyoruz. Bu durumun yaşanmasında iklim değişimlerinin etkisiyle birlikte diğer etkenler neler olabilir?

Osmanlı’nın geç döneminde kendine yeterlik, kapalı ekonomik sistem hâlâ hâkim durumdu. Aile ihtiyacı, kendi bünyesinde ya da köy olanakları ölçüsünde karşılanıyordu. Kentle ilişkilenme, ihtiyaç giderme çok düşük düzeydeydi. Bu nedenle her iklim koşuluna dayanan bitki çeşitliliği denemelerle bulunuyor, yerelleşiyordu. Örneğin Afyon’da soğuk iklim koşullarında yetiştirilen pamuk ile giysi, koyun yünlerinden giysi ve yatak, yorgan minder gibi ihtiyaçlar ailenin imkân ve olanaklarıyla yapılıyordu.

Pek çok meyve için de benzer durum vardı. Örneğin Gaziantep’ten Hakkari’ye üzüm bağları vardı, meşe palamudu ticarete konu ediliyordu o günlerde. Biyoçeşitlilik çok fazlaydı. Doğaya saldıran bir sermayenin olmaması, biyoçeşitliliğinin varlığını sürdürmeye, yaşamın canlı organizma halinde cıvıldaşmasına izin veriyordu. Bu her bölgenin kendi ihtiyacı ve kültürüne bağlı bir çeşitlilikti. Zamanla ticarete bağlı olarak bazıları tutundu, bazıları feda edildi. Elbette iklimin de etkisi vardı ama kapalı ekonomilerin pazara açıldığı oranda ve pazarda hangisinden kazanç elde ediliyorsa o yaşamını sürdürdü, diğeri ona feda edildi. Biyoçeşitlilik önemli ölçüde tahrip oldu, azaldı.

‘İTHALAT KONUSUNDA ÇALINAN MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR’

Görünen o ki Tarım Bakanlığı coğrafi işaret tescilli Alaşehir sultani üzümü ve Aydın’ın inciri gibi gerçekten bu ülkenin tarım ekonomisi anlamında önemli değerlerini, üstelik yaygın geçim kaynağını “JES”lere feda ediyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Türkiye’de inşaat sektörü en verimli topraklarda faaliyet sürdürür. Maden şirketleri su varlıklarının olduğu havzayı kirletir. Suyla toprağın buluşmasını engelleyecek biçimde akarsular boruların, tünellerin içine alınır, nehir tipi hidroelektrik santraller inşa edilir. Doğayla barışık olduğu ileri sürüldüğü yanılsaması yaratılarak Rüzgâr Enerji Santralleri (RES), Güneş Enerji Santralleri, Jeotermal Santraller (JES) kurulur, meralar ve verimli topraklar ile yaban hayatın yaşamını tehlikeye sokar. En verimli ovalara Termik Santraller yapılır, bölgenin suyunu gasp eder, bulunduğu yerden 50 km çapında daire kapsamındaki tarımsal ürünü tahrip eder. Maden, inşaat ve enerji iş kollarından yana tercih politikaları tarımı tahrip eder, çiftçiyi ekmek teknesinden eder. Türkiye’yi tarımsal ürün temininde dışa bağımlı kılar, ithalatçı yapar.

Dünya kuru üzüm üretiminde ikinci durumunda Türkiye. Üzüm ve incir, fındık ile birlikte önemli döviz sağlayan ürünlerimiz. Aynı zamanda üzüm bütün Manisa köylüleri, incir Aydınlı üreticiler için iş ve aş kapısı. Bu illere kurulan JES’ler üzüm ve incirlerin üretimini, verimini ve kalitesini bozmaktadır. Yöredeki yüz binlerce çiftçinin iş ve aş teknesi, bir elin parmaklarını geçmeyen enerji şirketlerinin kasalarını şişirmesi için feda ediliyor. Aynı durum fındık bölgesinde siyanürlü altın arama ve çay üretim alanlarında yapılan nehir tipi hidroelektrik santraller ile üretim baltalanmaktadır. Bu kabul edilemez bir yanlıştır.

Merak edilen sorulardan birisi de Türkiye’de tarım konusunda hep ithalatın ucuz, üretimin pahalı olduğunun öne sürülmesi. Sizce bu ne kadar doğru?

İthalat konusunda çalınan mızrak çuvala sığmıyor. En başta şunu söyleyeyim; eğer dışarıdan ithal edilen ürünlerin içeride üretilen ürünlere göre fiyatları daha düşük olsaydı halkın daha ucuz gıda tüketiyor olması gerekirdi. Türkiye’de 2021 yılında buğday taban fiyatı 2 bin 250 TL/Ton olarak belirlendi. Dışarıdan buğdayın tonuna 4 bin 680 TL ödenerek satın alındı. Ekmekler ucuz olsun diye fırıncılara ve unlu mamul sektörüne 2 bin 600 TL/Ton üzerinde verildi, yani ton başına 2 bin 30 TL daha düşük fiyatla verildi. Sübvanse edildi. Eğer dışarıdaki tüccardan 4 bin 680 TL’den buğday almak yerine bizim kendi üreticimize buğdayın fiyatını 4 bin 680TL/Ton olarak belirleyip versek, dışarıdan buğday ithal etmemize gerek kalmazdı, bir yandan ekmeğin gramajı düşmez ve fiyatı da artmazdı. Türkiye’de yeterince üretiriz. Demem odur ki, dışarıdan tarımsal ürün almak kendi bindiğin dala balta sallamaktır.

‘GIDA DENETİMİ TAMAMEN ŞİRKETLERİN ELİNE GEÇECEK’

Tarımda kendi kendine yeten bir ülkeyken şimdi buğday ithal eder hale geldik. Bu durumun yarattığı sorunlar da giderek derinleşiyor. Son olarak yaşadığımız tablo konusunda neler söylemek istersiniz? Sizce Türkiye bu krizden çıkabilir mi?

Her tarımsal ürünün yetişme koşulları farklıdır, her ülkeye uymaz, bu nedenle üretilemez. Kendi kendine yetenden kastedilen, temel gıda maddelerinde kendine yetme halidir ki, kendine yeten ülkeler vardır. Türkiye de bu kategorideydi. Ancak temel gıda maddelerinde kendine yeten ülke olma üstünlüğünü, özelliğini kaybetti. Türkiye temel gıda maddesi konusunda kendine yeten bir ülke değil artık. Bu noktaya nasıl geldik diye soracak olursanız, tarımda uyguladığımız yanlış politikalarla derim. Buradan çıkış var mıdır? Elbette bu potansiyel Türkiye’de var. Türkiye gerçekliğine uygun, bağımsız, demokratik, sosyal bir tarım politikası uygulanması halinde Türkiye gibi bir buçuk ülkenin temel gıda maddelerini karşılayacak bir potansiyele sahip topraklar üzerindeyiz. Eğer çiftçilerimiz doğru ve yeterli oranda desteklenir, ürün fiyatları maliyet artı, yüzde 25 kazanç artı, insanca yaşam payı (enflasyon oranı) eklenerek belirlenir ve piyasada belirlenen bu fiyatın altına düşüldüğünde, devlet tarafından destekleme alım şeklinde satın alınırsa, Türkiye içine düştüğü gıda krizi girdabından rahatlıkla çıkar. Ayrıca bir daha gıda krizi ile karşı karşıya kalınması istenmiyorsa, üretimden pazarlamaya zincirin bütün halkalarına kurulacak olan üretici ve tüketici kooperatifleri egemen kılınmalıdır. Bunu yapacak bilgi birikimine ve uzman eleman, bilge çiftçi gibi bir hazineye sahibiz hâlâ.

Ancak bu potansiyele rağmen yanlışta ısrar sürdüğü için bu krizin biteceği yok, en azından kısa erimde öyle bir durum gözükmüyor, tersine derinleşiyor, süreklilik arz ediyor. Dünyada uygulanan neoliberal politikalar gereği sürekli bir kriz girdabına girdiğimiz, pek çok ekonomist ve sosyal bilimcinin ortak kanısı durumunda. Bu krizden çıkıldığında; küçük ve orta ölçekli çiftçilerin önemli ölçüde tasfiye olduğu, tarım topraklarının Osmanlı dönemindeki ayan kesimin eline geçmesi misali şirketlerin eline geçtiği gıda denetimine, tamamen şirketlerin sahip olduğunu göreceğiz. Bugün Türkiye’nin yaşadığı krizden çıkış yolu için izlediği politikalar, Osmanlı’nın 16. yüzyıldan itibaren içine düştüğü kriz dönemindeki çırpınışın, çıkış yöntemlerinin güncellenmiş hali gibi. Tek farkı; Osmanlı dönemindeki ana aktörler ulusaldı, bugün ise uluslararası aktörlerin olmasıdır. Halklar değil, şirketler için dünyanın tek ülke haline geleceği bir dönüşüme uyanacağız.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir